Bir kaktüse baktığınızda bazen sadece dikenlerini görürsünüz. Ama kimse şunu sormaz: Bu kaktüs çiçek açar mı?
Oysa açar.
Hem de en beklenmeyen anda, en zor koşullarda, en susuz topraklarda…
Türkiye, Dünya Kupası yolculuğunda 24 yıl sonra yeniden büyük bir umut taşıyordu. Her şey hazırlanmıştı; sponsorlar, reklamlar, beklentiler, söylemler… Bir başarı hikâyesi yazılacağına inanılmıştı.
Ama sahada sonuç farklı oldu.
Paraguay karşısında alınan mağlubiyet ve turnuvaya erken veda, geride yalnızca bir skor değil, daha büyük bir soru bıraktı:
Neden?
Taktik mi eksikti? Oyun planı mı? Yoksa sahaya çıkan yürek mi tamamlanmadı?
Bunların hepsi konuşulur.
Ama asıl mesele belki de daha derinde bir yerde duruyor.
Biz başarıyı çoğu zaman sadece sonuç üzerinden değil, görünürlük ve beklenti üzerinden inşa etmeye çalışıyoruz.
Işık tuttuğumuz yerleri büyütüyor, ışık tutmadıklarımızı ise yok sayıyoruz.
Bir taraf sürekli desteklenen, sürekli konuşulan, sürekli üzerine yatırım yapılan bir yapı…
Diğer taraf ise görünmek için bile mücadele edenler.
Kadın futbolu tam da burada duruyor.
En alt seviyeden en üst seviyeye kadar baktığınızda, verilen destek ile görünürlük arasında büyük bir uçurum var.
Örneğin geçtiğimiz haftalarda Samsun’da oynanan liseler arası Türkiye şampiyonası finalinde sahaya çıkan kız çocuklarını düşünün; mücadele ediyorlar ama tribünlerde yokluk var, protokolde yokluk var, görünürlükte yokluk var.
Sonra dönüp “neden gelişmiyor” diye soruyoruz.
Cevap bazen çok basit: Görmediğimizi geliştiremeyiz.
Ama aynı zamanda başka bir çelişki daha var.
Kadın voleybol takımı…
Onlar bize başka bir hikâye anlatıyor.
Sınırlı imkanlardan, sınırlı başlangıçlardan, çok daha az görünürlükten gelerek dünya çapında bir başarı hikâyesi yazıyorlar. Yani mesele sadece para değil, sadece destek değil.
Mesele, inanmak ve alan açmak.
Sorun da zaten burada başlıyor.
Biz ülke olarak nerede yanlış yapıyoruz?
Hâlâ açıklık-kapalılık tartışmalarının, kalıpların, alışkanlıkların ve toplumsal ezberlerin içinde mi yaşıyoruz? Yetiştirme tarzımız mı bunu böyle yapıyor, yoksa ataerkil bir bakışın yıllardır süren gölgesi mi?
Bu geleneği ne zamandan beri sürdürüyoruz ve daha ne kadar sürdüreceğiz?
Bir kız çocuğunun spora yönelmesi hâlâ sorgulanırken, bir erkek sporcuya “doğal yetenek” gözüyle bakılabiliyor.
Bu eşitsizlik sadece sahada değil, zihinde başlıyor.
Ve biz çoğu zaman farkında bile olmuyoruz.
Belki de en büyük problem şu: Bazı potansiyelleri hiç görmeden kaybediyoruz.
Bir teknik direktör düşünün.
Sürekli aynı oyunculara şans veriyor, aynı kadroyu sahaya sürüyor. Yedek kulübesine hiç bakmıyor. Sonra da “kadrom yetersiz” diyor.
Bizim hikâyemiz biraz buna benziyor.
Toplumun bir kısmını sürekli sahada tutup, diğer kısmını hiç oyuna almadan başarı bekliyoruz.
Forrest Gump filminde Forrest’a sürekli “yapamazsın” denir.
Ama o koşmaya başlar.
Ve durmaz. Yorulana kadar koşar. Sonra “Run Forrest run” sözleri yankılanır. Başarı görünürlük kazanmıştır.
Çünkü bazen başarı, en başta şans verilmeyenlerin hikâyesidir.
Ama biz çoğu zaman kimin koşabileceğine daha başlamadan karar veriyoruz.
Belki de bu yüzden bazı hikâyeler yarım kalıyor.
Tıpkı kaktüs gibi…
Kimse ondan çiçek beklemezken, o en sert koşullarda bile açabiliyor.
Belki de mesele şudur:
Biz kaktüse bakıp diken görüyoruz.
O ise bize çiçek göstermeye çalışıyor.
Ve biz hâlâ yanlış yerde arıyoruz güzelliği.
Oysa bazı çiçekler, en zor topraklarda açar.
Ve biz çoğu zaman o toprağı hiç görmek istemiyoruz.