Herkes içindekileri olduğu gibi söyleseydi ne olurdu?
Sansürsüz, filtresiz, olduğu gibi…
Bu soruyu düşündüğümde aklıma sessizlik geliyor. Çünkü belki de yıllardır konuştuğumuz şeylerin çoğu zaten gerçek düşüncelerimiz değil; kırpmaya alıştığımız cümlelerimiz.
“Dürüst ol” Küçüklüğümüzden beri duyduğumuz en tanıdık öğütlerden biri. Ama dürüstlük gerçekten aklımızdan geçen her şeyi söylemek mi?
Yoksa söylemeyi seçtiklerimizde samimi olabilmek mi?
İnsanın zihni tuhaf bir yer. Aynı anda birbirine zıt onlarca düşünceyi taşıyabiliyor. Birini sevip ona kızabiliyor, gitmek isteyip kalabiliyor, doğru olduğunu bildiği şeyi yapamayabiliyor. Belki de bu yüzden insanı yalnızca söyledikleriyle tanımak mümkün değil.
Bu düşünce beni hep roman kahramanlarına götürüyor.
İçimizdeki Şeytan’ı okurken karakterin yalnızca yaptıklarını değil, zihninden geçenleri de görürüz. O an anlarız ki insanın içinde dolaşan düşünceler, dışarıdan görünen kadar sade değildir. Bazen bir karakteri yargılayacakken vazgeçeriz. Çünkü zihnini duyduğumuz anda onunla aynı fikirde olmasak bile neden öyle hissettiğini anlamaya başlarız.
Sonra Tutunamayanlar gelir aklıma. Orada Olric, belki de insanın dışarıya söyleyemediklerinin sesidir. Başkalarına anlatamadığını kendi içinde biriyle konuşur gibi anlatır Oğuz Atay.
Hepimizin içinde böyle görünmez bir dinleyici yok mu? Kimsenin bilmediği, sadece bizim duyduğumuz…
Belki de bu yüzden bazen insanların zihnine kısa bir süreliğine misafir olmak istiyorum. Çocukken izlediğimiz çizgi filmdeki sevimli hayalet Casper gibi… Duvarlardan geçmek için değil; insanların aklından geçenleri duymak için. Birbirimize bakarken aslında ne düşündüğümüzü gerçekten bilsek, birbirimizi daha mı çok severdik, yoksa daha mı çok uzaklaşırdık?
Gerçekten düşündüğümüz her şeyi söyleyebiliyor muyuz? Yoksa toplumun, ailemizin, işimizin, ilişkilerimizin görünmez filtresinden geçirdikten sonra mı konuşuyoruz?
Belki de sustuğumuz her cümle, zihnimizde yaşamaya devam ediyor.
İnsan yorulduğunda çoğu zaman bedenini suçluyor. Oysa belki de asıl yorgunluk, hiç durmadan çalışan zihindir. Söylenmeyen cümleler, bastırılan itirazlar, ertelenen yüzleşmeler…
Hepsi içeride yer kaplıyor olabilir. Elbette her zihinsel yükün nedeni bu değildir. İnsan psikolojisi bundan çok daha karmaşıktır. Ama insan bazen kendini en çok söyleyemediği cümlelerin ağırlığında buluyor.
Belki de bu yüzden bazı geceler aynı şeyi defalarca düşünüyoruz. Aynı cümleyi yeniden kuruyor, aynı ihtimali tekrar tekrar tartıyoruz. Zihin, tamamlanmamış konuşmaları sevmez.
Bu yüzden muallakta kalmayı hiç sevmiyorum. İnsan bazen gerçeği duymaktan değil, belirsizliğin içinde beklemekten yoruluyor.
Sanırım dürüstlük, aklımıza gelen her şeyi filtresizce söylemek değil. Ama düşündüklerimizle söylediklerimiz arasındaki mesafeyi mümkün olduğunca azaltabilmek.
Çünkü insan bazen sustukları kadar yoruluyor.
Ve belki de en büyük yalnızlık, kimsenin seni anlamaması değil; kimsenin senin aslında ne düşündüğünü hiç bilmemesi.