İnsanlarla mücadele etmek zorunda olduğumuzu ne zaman düşünmeye başladık?
Her cümlenin altında başka bir anlam aramak, her davranışı bir hamle olarak görmek, karşımızdaki insanın ne yapmaya çalıştığını çözmeye uğraşmak… Sanki hayatın kendisi bir satranç tahtası ve herkes bir diğerinin birkaç hamle sonrasını hesaplıyor.
Kendine güvenmek, karşındaki insanı küçümsemeyi gerektirmiyor. Ne yazık ki bazı insanlar kendilerini güçlü hissetmenin yolunu, karşısındaki insanı zayıf hissettirmekte buluyor. Birinin sustuğunu gördüğünde onu susturduğunu, tepki vermediğini gördüğünde onu alt ettiğini düşünüyor.
Oysa bazen insan sadece konuşmaya değer bulmadığı için susar.
Bunu anlamak zor.
Çünkü karşısındaki insanı kendi kurduğu senaryonun içinde değerlendiren biri için her sessizlik bir onay, her geri çekiliş bir yenilgi, her tepkisizlik ise kendi başarısının kanıtı gibi.
Stefan Zweig’in Satranç kitabını okurken insanın aklına biraz da bu geliyor.
Kitaptaki Dr. B., Naziler tarafından bir otelde tecrit altında tutulduğu dönemde eline geçen bir satranç kitabıyla zihnini ayakta tutmaya çalışıyor. Başlangıçta oyunları öğreniyor, sonra ezberliyor. Bir süre sonra karşısında gerçek bir rakip olmadan, kendi zihninde oyunlar kurmaya başlıyor.
Bir tarafı kendisi, diğer tarafı yine kendisi.
Bir hamle yapıyor, diğer tarafın ne yapacağını düşünüyor; sonra ona karşı başka bir hamle hesaplıyor. Zamanla gerçek oyunla zihninde kurduğu oyun arasındaki sınır bulanıklaşıyor.
İşte kitapta beni asıl düşündüren yer burası.
Çünkü insan bir noktadan sonra karşısındakiyle değil, kendi kafasında kurduğu ihtimallerle mücadele etmeye başlayabiliyor.
İnsan ilişkilerinde de buna benzer bir şey oluyor.
“Bunu neden söyledi?”
“Şimdi buna nasıl cevap verecek?”
Bir süre sonra karşımızdaki insanla konuşmayı bırakıp onun zihninde dolaşmaya başlıyoruz.
Ve işin kötü tarafı, orada ne olduğunu gerçekten bilmiyoruz.
Sadece tahmin ediyoruz.
Sonra tahminlerimizi gerçek sanıyoruz.
Bir bakıştan anlam çıkarıyoruz. Bir sessizlikten niyet okuyoruz. Bir cümleyi defalarca düşünüp kendimize başka başka ihtimaller üretiyoruz.
Bazı insanlar karşısındakini manipüle ettiğini düşünürken aslında sadece kendi zekâlarını test ediyorlar.
“Bunu söylersem şöyle davranır.”
“Şunu yaparsam bunu düşünür.”
Ve karşısındaki insanın bunların hiçbirini anlamadığını düşünüyorlar.
Zaten en komik tarafı da bu değil mi?
İnsanların zekâsıyla dalga geçmek, çoğu zaman kendi zekâsını olduğundan büyük görmenin başka bir biçimi.
Karşındaki insanın fark etmediğini düşündüğün şeyi gerçekten fark etmemiş olabilir mi?
Belki etmiştir.
Belki sadece sana bunu belli etmiyordur.
Çünkü her şeyi fark eden insanın, her şeyi söylemesi gerekmiyor.
Hayır, bir de ne gerek var bu oyunlara?
İlle de oynayacaksak kartları açık oynasak, belki daha eğlenceli olur. :)
Bir insanın seni manipüle ettiğini anlamak, onun oyununu görmek, ne yapmaya çalıştığını çözmek… Bunların hepsi gerçekten bir anlam taşıyor mu, eğer gerektiğinde “Ben bu oyunun içinde varım ya da yokum.” diyebilecek cesaretin yoksa?
Herkes birkaç hamle sonrasını hesaplayabilir. Herkes susarak bir şeyler anlatabilir. Herkes karşısındakinin ne düşüneceğini tahmin etmeye çalışabilir.
Ama bazen asıl mesele, bütün bu hesapları bir kenara bırakıp doğrudan söyleyebilmektir.
“Bunu fark ettim.”
“Bunun ne olduğunu biliyorum.”
Bunları söylemek, karşındaki insanı yenmekten daha zor olabilir.
Çünkü artık gizli bir savaşın içinde değilsindir. Kendini saklamıyorsundur. Hamleni gizlemiyorsundur.
Bence sınır çizmek de biraz budur zaten.
Her oyuna dahil olmamak. Her imaya cevap vermemek. Ve en önemlisi, karşındaki insanın seni kandırdığını düşünmesine izin vermekten korkmamak.
Çünkü bazen bir insanı kandırmadığını ispat etmeye çalışmak bile seni onun oyununa dahil eder.
Uzaktan izlersin.
Ne yaptığını görürsün.
Belki başını sallarsın.
Devam etsin dersin.
Hamlesini yaptığını sansın.
Tahtada kendini kazanan tarafta görsün.
Bence insan ilişkilerindeki en büyük yanılgılardan biri, her şeyi bir güç meselesine çevirmek.
Kim kimi kandırdı?
Kim kazandı?
Belki de bütün bu soruların kendisi bir ego savaşıdır.
Sagopa Kajmer’in Ahmak Islatan şarkısında dediği gibi:
“Onlar, anlatsan da anlamazlar
Bir anlam da yüklemezler
Çıldırdığını düşünürler
O büyük düşünürler”
Bazen kazanmak, kendini bir oyunun içine sokmamaktır.
Bazen en doğru hamle, hiç hamle yapmamaktır.
Ve bazen de en cesur şey, zekânı göstermek değil, gördüğün şeyi söyleyebilmektir.
Çünkü herkes kendi kurduğu oyunda kendini zeki hissedebilir.
Ama asıl mesele, senin hâlâ o oyunu oynayıp oynamadığındır.
Şimdi şah mı, mat mı?