Koltukların Efendileri, İşçinin Köleleri: Bu Nasıl Temsil? - Erol ŞEKER
Erol ŞEKER

Koltukların Efendileri, İşçinin Köleleri: Bu Nasıl Temsil?

Erol ŞEKER

Türkiye’de yıllardır çözülemeyen, her dönem üzeri örtülmeye çalışılan ama artık mızrağın çuvala sığmadığı bir kördüğüm var: 

SENDİKAL BARONLUK.

Geçtiğimiz günlerde sendikacı Başaran Aksu’nun yaptığı açıklamalar, aslında sokaktaki her işçinin, her memurun içten içe bildiği ama rakamları duyunca nutkunun tutulduğu o acı gerçeği bir kez daha yüzümüze çarptı.

Meğer meydanlarda "hak, hukuk, adalet" diye bağıranların ardında; asgari ücretlinin hayal bile edemeyeceği, Cumhurbaşkanlığı makamının ağırlığıyla yarışan, hatta onu bile gölgede bırakan devasa bir finans imparatorluğu varmış.

Açıklanan rakamlar dudak uçuklatıyor: Aylık 350 bin liradan başlayıp 1 milyon liraya, hatta 2 milyon liraya kadar çıkan sendika başkanı maaşları... 

Dört yılda bir "hizmet ödülü" adı altında ceplere konan 5-10 milyon liralık ikramiyeler, çift maaşlar, makam tazminatları... 

Yetmiyor; ailenin yemesinden içmesine, tatilinden kıyafetine kadar her şeyin faturasını işçinin aidat ödediği sendika kasasına yıkma cüreti!

Şimdi sormak gerekiyor: Bu lüks, bu şatafat kimin parasıyla dönüyor?
Hakkını savunması için her ay kendi rızkından, çoluğunun çocuğunun rızkından kesinti yapılmasına izin veren; fabrikada, madende, dairede ezilen memurun ve işçinin parasıyla. İşçi yerin yüzlerce metre altında canı pahasına ekmek kavgası verirken, onun temsilcisi yerin üstünde adeta birer "sermaye patronu" gibi saltanat sürüyor. 

İşçi meydanlarda hakkını ararken TOMA’dan su yiyor, gaz yutuyor; sendika başkanı ise klimalı odasında, kanunen yayımlamak zorunda olduğu mali raporları bile kamuoyundan gizlemenin yollarını arıyor. 

Belki de bacak bacak üstüne atıp, "Bu enayiler boşa neler yaşıyor?" diyerek ekranlardan kahkahalarla izliyorlar olanı biteni...

Biz hep merak ederdik; bu sendika ve oda başkanları neden oturdukları koltuklardan ancak tabutla ayrılırlar, neden o koltuklara adeta perçinlenirler diye. 

Cevabı netmiş: Sıfır risk, devasa kazanç. 

Ne bir bakan kadar sorumlulukları var, ne bir devlet başkanı kadar yükleri. Ama kazançları holding CEO’larını kıskandıracak boyutta.

Hani biz özgür, demokratik ve eşit haklarla yaşayan; hukukun herkesi yaşattığı bir ülkenin bireyleriydik?

Hani bu sınırların dışına çıkanı devlet yasal yollardan hakkından geliyordu? 

Demek ki ticaret odası başkanları, çeşitli iş adamı dernekleri ve yapıları niye bu kadar güçlü görünüyorlarmış, şimdi resmi daha iyi netleştiriyoruz. 

Meğer güç, tabanın hakkıyla tavanın kurduğu o devasa bütçelerden geliyormuş.

Bu tablo, sendikacılık ideallerinin, emeğin kutsallığının ve işçi dayanışmasının içini boşaltan yasal bir sömürü düzenine dönüşmüştür.

İşçinin ve memurun hak arama mücadelesi, ne yazık ki kendi seçtiği yöneticilerin zenginleşme aracına kurban edilmektedir. 

Devletin en üst kademelerine düşen görev, bu yapıları tamamen kapatıp hak arama yollarını tıkamak değil; 

Bu kontrolsüz finans çarkına, bu şeffaflıktan uzak lüks harcamalara ve işçi aidatlarının kişisel servete dönüşmesine çok sıkı bir yasal denetimle "DUR!" demektir.

Çünkü işçi emeğinin, sendikal baronların konforlu hayatlarına sponsor yapıldığı bir düzende ne adaletten bahsedilebilir ne de sosyal devletten. 

KOLTUK SAHİPLERİ FATURAYI SENDİKAYA KESERKEN, ASIL FATURAYI BU ÜLKENİN NAMUSLU ÇALIŞANLARI HAYATLARIYLA ÖDÜYOR. 

Bu çarpık düzene son verilmesi artık bir tercih değil, vicdani bir zorunluluktur.

Devletin bu işi kökten düzeltmesi umuduyla…
Mutlu ve  (sağ)- lıcakla kalın…
 

Yazarın Diğer Yazıları