Jargon değil, hakikat… Ben yazarım isteyen istediğini alır
Temel Armutçu
Jargon değil, hakikat… Ben yazarım; isteyen istediğini alır
Bugün Türkiye’de siyasetin içinde bulunduğu tabloya baktığımda, en çok dikkatimi çeken şey; tartışmaların çözüm üretmekten çok ayrışmayı derinleştirmesi oluyor. Siyasi partilerdeki iç çekişmeler, fikir ayrılıklarını zenginlik olarak değerlendirmek yerine bir güç mücadelesine dönüşüyor. Aynı şekilde toplumda süregelen siyasi ve felsefi tartışmalar da ortak bir gelecek inşa etmek yerine insanları birbirinden uzaklaştırıyor. Oysa hem akıl hem de inancımız bize şunu söylüyor: Ayrışma büyüdükçe güç kaybolur, birlik sağlandıkça bereket artar.
Bu durumu sadece bugünün meselesi sanmak ise eksik olur. Tarihe baktığımızda, benzer tartışmaların yüzyıllardır devam ettiğini görüyoruz. Binlerce yıl geçmesine rağmen hâlâ Hz. Ali, Hz Ebubekir, Hz Ömer ve Hz Osman üzerinden süren tartışmalar bunun en açık örneğidir.
Taraflı tarafsız herkese sormak gerekir: Hz. Ali’ye cesaret noktasında yüz üzerinden kaç verirsiniz? Hiç şüphesiz “yüz” denir. Çünkü Hz. Ali; canından ve malından korkmayan, “Allah’ın aslanı” unvanını almış bir yiğittir. Ben ise kendi adıma yüz değil, bin veririm. Peki haksızlık karşısında susanın melun(şeytan) sayıldığı bir inançta, böyle bir şahsiyetin duruşuna yanlıştır diyebilir miyiz? Asla...(tartışırız diyenler, bu üç noktadan sonrasını okumasın, yorum da yapmasın lütfen..!)
Peki o zaman şu soruyu da sormak gerekmez mi: Eğer Hz. Ali, Hz. Muhammed Mustafa’dan (sav) sonra halifeliğin kendisine verilmemesini açık bir haksızlık olarak görseydi, neden kendisinden önce halife olan Hz Ebubekir’e, Hz Ömer’e ve Hz Osman’a karşı bir mücadele, bir isyan başlatmadı da öyle ya da böyle biat etti?
Bu sorunun cevabı aslında bugüne de ışık tutuyor. Demek ki Hz. Ali, gücü olduğu hâlde fitneyi büyütmeyi değil, ümmetin birliğini korumayı tercih etti. Demek ki haklı olduğunu düşünse bile, daha büyük bir zararın doğmaması için sabretmeyi bildi. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin” (Âl-i İmran, 103) buyurularak birlik olmanın önemi açıkça vurgulanmıştır.
Bugün ise bizler, o günlerin üzerinden asırlar geçmiş olmasına rağmen hâlâ tartışmaları diri tutuyor, ayrılıkları besliyoruz. Aynı hatayı siyasette de yapıyoruz. Siyasi partiler kendi içlerinde birlik üretmek yerine birbirlerini yıpratıyor. Fikir ayrılıkları çözüm üretmenin zemini olmak yerine çatışmanın aracı hâline geliyor.
Oysa bir ülkenin gücü, farklılıklarını çatışma sebebi yapmakta değil, onları ortak bir hedef etrafında buluşturabilmesinde yatar. Sürekli kavga eden bir siyaset sorun çözemez; sürekli ayrışan bir toplum huzur bulamaz.
Geçmişte yaşananları bugüne taşıyarak öfke üretmek de, bugün yaşananları büyüterek yarına taşımak da aynı yanlıştır. Eğer gerçekten güçlü bir toplum ve sağlam bir gelecek istiyorsak, geçmişten ders almalı ama orada takılı kalmamalıyız.
Çünkü birlik sadece bir tercih değil, toplumun huzuru ve bekası için bir zorunluluktur.