Bugün günlerden 1 Eylül 2026. Her sene olduğu gibi bugün de yeni bir adli yıla giriş yapıyoruz. Öncelikli olarak adaletin tecelli ettiği, kişilerin umut ışıklarının söndürülmediği, suç ve suçlulukla her zamankinden daha fazla mücadele edildiği, etkin ve etkili soruşturmaların yapıldığı, davaların sağlıklı şekilde, makul ve öngörülebilir sürede tamamlandığı, hukuk mesleklerinin güven ve itibar kazandığı, insanın öneminin kavrandığı, insana ve diğer tüm canlılara hak ettikleri değerin verildiği, hakkın hak sahibine teslim edildiği, haksızlıkların son bulduğu, haksızlık yapmak isteyenin hukuk sisteminden yüz bulamadığı ve haksızlık yapmaya cesaret edemediği, emeğin, çalışmanın, başarının ödüllendirildiği ve takdir edildiği, liyakatin esas alındığı, haktan ve hukuktan geçilmediği, hukukun üstün olduğu, üstün tutulduğu, vicdanların rahat olduğu bir adli yıl dilerim.
Bilindiği üzere davanın açılması kadar makul sürede tamamlanması, hakkın iddia edilmesi ve ileri sürülmesi kadar hak sahibine teslim edilmesi, suç duyurusunun yapılması kadar soruşturmanın etkili ve hızlı şekilde yapılması da gerekli ve önemlidir. Zira geciken adalet, adalet değildir. Geciken adalet zaman kaybından ve umudun yitirilmesinden başka hiçbir şey değildir. Bu durum aynı zamanda umutların söndürülmesidir. Ümitlerin tükenmesidir. Yaşama sevincinin yok edilmesidir. Yarına çıkma isteğinin sonlandırılmasıdır. Bu yüzden adaletin tecellisi son derece önemli ve aynı zamanda zorunludur.
Yargı mercilerince verilen kararların doğru ve yerinde olması kadar zamanında ve makul süre içerisinde verilmesi de gereklidir. Zira bazı hallerde yalnızca kararların doğru olması mağduriyetleri gidermeye yetmemektedir. Örneğin haksız yere tutuklu olan bir kimsenin durumunda olduğu gibi. Ya da hükümle bir tutuklanan kişinin beraatine karar verilmesi gerektiğinden bahisle kararın bozulması halinde istinaf veya temyiz sürecinin uzunluğu, tutuklu kalınan süreyle eş olmaktadır. Bu halde bir davanın yerel mahkemede, istinaf ve temyizde geçirdiği sürenin önemi daha iyi anlaşılmaktadır. Örneğin işveren tarafından çalışanının sigortasının kendi iş yeri yerine hileli şekilde farklı iş yerleri üzerinden yapılması karşısında sigortalı günleri sahte olduğundan bahisle silinen işçinin, günlerinin sayılması halinde EYT kapsamında emekli olacak olması, ancak davanın sekiz senedir sürmesi sebebiyle bir türlü emekli olamaması ve emekli maaşı alamaması karşısında söz konusu davanın bir an evvel bitirilmesinde davacının ne denli hukuki yararının olduğu izahtan varestedir. Emekli maaşının 2024 yılında alınması ile 2030 yılında alınmaya başlanması arasında altı yıl, bir diğer anlatımla 6x12=72 ay olduğu ve alınacak emekli maaşının aylık 25.000 TL olduğu düşünüldüğünde, her yıl yapılacak artışlar ilave edilmediğinde bile mahrum kalınan emekli maaşı altı yılın sonunda 1.800.000,00 TL, emekli maaşının aylık 30 bin TL olması halinde 2.160.000,00 TL olmaktadır. Bu tutar toplamı neredeyse bir ev parasıdır. Kişi aynı parayla iki adet araba da alabilir. Görüldüğü üzere davaların makul zaman diliminde bitirilmesi son derece önemli olup aksi durum kişilerin maddi ve manevi zarara uğramalarına yol açmaktadır.
Ülkemizde insana, insan hayatına, ömrüne, hatta insan onurunu gereken değerin ve önemin verilmediği değerlendirilmektedir. Bir kişinin boşanma davası yerel mahkemede iki yıl, istinaf mahkemesinde bir yıl, temyizde üç yıl beklediğinde toplamda altı sene süren bir dava söz konusu olmaktadır. Kaldı ki verilen örnek ülkemiz koşullarında verilebilecek en iyi örnekler arasındadır. Halen 2020 yılından bu yana davalı vekili olarak takip edilen ve çok uzun müddettir istinafta olan bir dosyanın ne zaman geleceği belli olmadığı gibi kararın bozulması halinde aynı safahatın yeniden yaşanacağı ve sürecin en başından başlayacağı ortadadır. Bu halde dava süresi on iki yıla çıkacaktır. Otuz beş yaşında boşanma davası görülmeye başlayan bir kişi, dava bittiğinde kırk yedi yaşında, kırk sekiz yaşındaki kişi de altmış yaşında olacaktır. Görüldüğü üzere kişiler o süreçte karşılarına çıkan diğer kişilerle yeni evlilik yapma imkanına sahip olamayacak ve yeniden çocuk sahibi olamayacaktır. Belki ilk evliliklerinden çocuk sahibi olmayan kişiler, bir daha çocuk sahibi olma imkanından yoksun kalacaktır. Ya da bir ceza davası 10-15 sene sürdüğünde evlenmek isteyen bir kişi günün birinde aleyhinde karar verilmesi ihtimaliyle hapis tehdidi altında yeni bir evlilik yapmayı ertelemek zorunda kalacak yahut evlenmek istediği kişi dava sonuçlanmadan evlenmeye yanaşmayacaktır.
Verilen örneklerden de anlaşıldığı üzere bir davanın ve hukuki sürecin zamanında ve makul süre içerisinde sağlıklı şekilde tamamlanması önemlidir. Bu önemin yargı mensuplarınca kavranması gereklidir. Sokak ortasında darp edilmiş veya bıçaklanmış bir kişinin yaptığı suç duyurusundan 2 yıl 11 ay 29 gün hiç ses seda çıkmadığında mağduriyeti çokça artmakta ve katlanmaktadır. İşte bu ikincil örselenmedir. Kişiler adliyelerde ve kolluk birimlerinde ikincil mağduriyetler yaşamamalıdır. Kişilere bu anlamsız bekleyişler yaşatılmamalı, öğrenilmiş çaresizlik duygusu dayatılmamalıdır.
Aylardır beklenen “Alo Adalet” hattının kurulacağı, ancak bu uygulamanın yalnızca üç pilot adliyede başlayacağı, soruşturma aşaması üç yıldan, davanın yerel mahkeme, bölge adliye mahkemesi veya idare mahkemesinde geçen süresi beş yıldan çok olan dosyalarda yapay zekayla iletişim kurulacağı haberi görüldü. Elbette bu durum şaşkınlık ile birlikte hayal kırıklığı ve üzüntü yaşanmasına yol açtı. Kişilerin tüm beklentileri boşa çıktı. Mağdurenin 10.09.2024 tarihinde cinsel tacize uğradığı somut bir olayda 11.09.2024 tarihinde suç duyurusu yapıldığını, soruşturmanın 2 yıl 11 ay 29 gün sürdüğünü, üç yılın dolmasından bir gün önce dosyada takipsizlik kararı verildiğini veya kamu davası açıldığını, davanın tam olarak 4 yıl 11 ay 29 gün, tüm sürecin toplamda 7 yıl 11 ay 28 gün sürdüğünü, davanın başında doğan bir çocuğun davanın sonunda ilköğretim 2. sınıf öğrencisi olduğu düşünüldüğünde ve geçen zamanın fazlalığı ve uzunluğu ile 7 yıl 11 ay 28 gün boyunca “Alo Adalet” hattının aranmasının mümkün olmadığı dikkate alındığında bu hattın haksızlık ve adaletsizlikten, hatta keyfilikten başka bir şey olmadığı çok net şekilde gözle görülmektedir.
Her şeyden önce ülkemizde “Alo Adalet” hattına neden gerek vardır? “Alo Adalet” hattının kurulmasını gerektiren tıkanıklık neden ve nereden kaynaklanmaktadır? Bu tıkanıklık teknik midir yoksa insan faktörlü müdür? Öncelikle bunların tespiti gereklidir. Bilindiği üzere ülkemizde “Alo Adalet” hattının kurulmasının sebebi teknik açıdan gerekli olması değil, hakim ve savcı faktörlü olup dosyaların incelenmemesi, yıllar boyu bekletilmesi, duruşmaların aylar sonrasına ertelenmesi, istinaf ve temyiz süreçlerinin çok uzun olması, savcılıkta verilen kararların sıklıkla gecikmesi, soruşturmaların etkin ve etkili şekilde yapılmamasıdır. Bu yüzden öncelikle bu temel ve esas sorunların çözülmesi gereklidir. Hakimlik ve savcılık sınavları ile denetimleri sağlıklı şekilde yapıldığında zaten bu alo hattına gerek kalmayacaktır. Ancak bu hattın kurulması durumunda dahi her soruşturmada üç yıldan, her davada yerel mahkeme safahatinde ve istinaf sürecinde ayrı ayrı beşer yıllık sürelerden önce bu hattın aranması mümkün olmayacaktır. Bir “Alo” demek için üç yıl beklenir mi? Hatta bu süre davalarda ya da istinafta beş yıla çıkar mı? “Benim davam neden 4 yıl 11 aydır sürüyor?” demenin doğru ve haklı görülmediği ve mümkün olmadığı bir hukuk sisteminden adalet beklenmesi mümkün müdür? Elbette mümkün değildir. Şikayet süresinin fiil ve failin öğrenilmesinden itibaren altı ay olduğu dikkate alındığında, aynı şikayetin savcılıkta beklediği süre neden azami altı ay değil de üç yıl oluyor? Aslında asıl problem ve çözümlenmesi gereken budur. Bir itirazın kaldırılması davası altı ay, itirazın iptali davası bir yıl içinde açılmak zorundayken, neden bir dava beş yıl sürüyor? Neden bir soruşturmanın üç yıla, ister hukuk davası isterse kamu davası olsun bir davanın beş yıla kadar sürmesi makul görülüyor? Bu ikisinin (üç yıl soruşturma ve beş yıl kamu davası) toplamı neden sekiz yıla kadar mazur ve hoş görülüyor, neden öncesi denetimsiz bırakılıyor? Bu süreler çok uzun ve yüksektir. Bu kabul edilemez. Bu sürelerin kabulü vatandaşın hakkını aramasını, dosyasını takip etmesini, dosyanın akıbetini adli mercilerden ve onları denetleyen birimlerden sormasını, ilgili kararı verecek adli mercilerin de bu hususta rehavete kapılmasına yol açar. Bu durum denetimsizliği ve soruşturmalarda üç, davalarda beş yıla, bir ceza davasında soruşturmayla bir toplamda sekiz yıla kadar keyfiliğe neden olur. Açıklanan nedenlerle kişinin zaten bir haksızlığa uğraması veya doğrudan bir suç mağduru olması onun yaşadığı temel ve ilk mağduriyet, çoğu halde zararken, adli mercilerde soruşturmasının ve davasının yıllarca sürmesi ikincil mağduriyetidir. Bu halde kişinin uğradığı zarar miktarı artmaktadır. Bir de soruşturmalarda üç, davalarda beş yıl olan bu süreç hakkında “Alo Adalet” hattını arayamayacak olması dikkate alındığında kişi neredeyse bir soruşturma ve devamında görülen kovuşturma aşamalarının toplamında sekiz sene kimsenin kapısını çalamadan, eli kolu bağlı şekilde öylece günün birinde gelecek tebligatı beklemek zorunda kalacaktır. Bu örselenmeler bir türlü dinmemektedir. İnsanlardan bu uzun yargı süreçlerine katlanmaları, tüm bunlara boyun eğmeleri, çaresizce ve günün birinde kapılarına gelecek bir posta kağıdını beklemeleri istenemez. İnsanların zaman içerisinde davalarının detaylarını ve ilk ifadelerini bile unutmaları, hatta davanın taraflarının vefat etmeleri, tanıkların vefat etmeleri ve belki de tek delil olan tanık delilinin yok olması, soruşturmaların makul sürede yapılmaması ve üç yıllık zamana yayılması ile bu süreçte etkin ve etkili soruşturma yapılmaması sonucunda suç tarihinde mevcut delillerin kaybolması durumunda suç duyurusunun da hiçbir anlamı ve önemi kalmayacaktır. Örneğin bu süreçte kamera kayıtlarının silinmesi, parmak izlerinin kaybolması, yaraların iyileşmesi, şüphelinin kaçması, delilleri yok etmesi, tanıklara baskı uygulaması, sıklıkla karşılaşıldığı üzere suç mağdurunu rahatsız ve taciz etmesi, hatta acımasızca öldürmesi ihtimalleri de dikkate alındığında soruşturmaların uzun sürmesinin kişilere yaşatacağı ve yargısal sisteme vereceği zararlar ortadadır. Tüm bunların yanı sıra uzun süren soruşturmalarla davalar, davanın haklı taraflarını, şikayet ve ihbar dosyalarının mağdurlarını daha da mağdur ettiği ve üzdüğü gibi bu kimselere karşı yeni suçların işlenmesi ihtimalleriyle toplumda cezasızlık algısını da beraberinde getirmektedir.
Bilindiği üzere cezasızlık algısının iki türde olumsuz etkisi ve sonucu olmaktadır. Bunlardan ilki mağdurdaki etkisi olup mağdur artık adaletin tecelli edeceğine inanmamakta ve hukuki süreçten daha en başında ümidini kesmektedir. Şüphelide veya kötü niyetli davalıda da “Nasılsa bana bir şey olmuyor?” düşüncesi oluşmaktadır. Tüm bunlar suç failinin cezasız kalmasına, hatta yeni suçlar işlemesine neden olmaktadır. Hatta daha da ötesi bu süreçte cesaretlenen suç faili, kendi işlediği suçu sanki bir mağduriyet ve iftira gibi gösterip bir de suç mağduru masum kişiyi şikayet etmektedir. Gerçekten de ülkemizde son yıllarda sıklıkla yaşanan bir durum vardır ki, o da suç faillerinin işledikleri suçların üzerinden bir veya iki yıllık süreler geçip de kendileri aleyhinde hiçbir işlem yapılmadığı, kamu davası açılmadığı, dosya soruşturma evresinde olduğu ve öylece bekletildiği, ne yaparsa yapsın ceza almadığı, hakkında kamu davası bile açılmadığı, hatta ifadesi dahi alınmadığı için durup durup birkaç yıl sonra yepyeni bir suç duyurusu ile mağdura iftira atmalarıdır. Zaten yıllarca mağduriyetinin giderilmesini isteyen ve bekleyen mağdurun bir gün kapısını ya şüpheli sıfatıyla ifadesinin alınacak olması sebebiyle polis ya da asıl suç faili yerine kendisi aleyhinde kamu davası açıldığına dair iddianameyi içerir tebligatı getiren postacı çalmaktadır. Ama kendisine karşı işlenen suçun ve yaptığı suç duyurusunun üzerinden henüz üç yıl geçmediği, yalnızca 2 yıl 11 ay 29 gün geçtiği için bu kişi “Alo Adalet” hattını arayamayacaktır. Bu sonuç insanlara yapılan eziyettir. Bu adaletin değil, hukuksuzluğun, keyfiliğin önünü açar. Bir soruşturma evresi azami altı ayda tamamlanmalıdır. İstisna durumların da elbette haklı nedeni ve gerekçesi olacaktır. Ancak istisnanın yerine kuralın üç ve beş yıllık süreler olarak kabul edilmesi ülkeye adaleti değil, adaletsizliği getirir. Benzer şekilde bir davanın makul süresi beş yıl olamaz. Bir dava azami bir yılda yerel mahkemede bitirilmelidir. Bazı davalar çok daha kısa sürede de bitebilir. Açılan bir davanın duruşma gününün 8-9 ay, yapılan bir duruşmada bir sonraki duruşma gününün on ay, bir talimat dosyasında duruşmanın bir yıla yakın zaman sonrasına verilmesi mazur görülemez. Duruşma günleri iki ayı aşmamalıdır. İlk duruşmalar da en geç iki ay içerisinde yapılmalıdır. Kaldı ki basit yargılama usulünün uygulandığı hukuk davalarında ve kamu davalarında bu süre bir ay bile olabilir. Ancak azami iki ayı geçmemelidir. Dosyaların istinafta geçen süreleri iki aydan, Yargıtay’da geçen süreleri altı aydan fazla olmamalıdır. Bu halde bir ceza uyuşmazlığı altı ay soruşturma, bir yıl yerel mahkeme, iki ay istinaf, altı ay temyiz süresi olmak üzere en çok 2 yıl 2 ay sürecektir. Oysa her dosyada temyiz yolu açık değildir. Her dosyada da azami süreleri gereksiz şekilde tüketmek doğru değildir. Bazı davaların tek celsede bitmesi gereklidir. Bu halde ilk duruşmada karara çıkan ve kararın kesin olduğu bir dosyada belki de bir veya en çok iki ayda dava bitecektir. Bir boşanma davası en çok iki yıl sürdüğünde insanlar yeniden evlilik yapabilecek veya boşanma sonrası yeni hayatlarına başlayacaktır. Kaldı ki her dosyada istinaf ve temyiz yoluna gidilmemekte veya taraflar istinaftan ya da temyizden feragat etmektedir. Yalnızca yerel mahkemedeki veya istinaftaki sürenin beş yıl olması kabul edilemez. Bu halde insanlar mağdur olmaktadır. Hatta davalar bir türlü bitmediği için yeni yeni iftira ve suç uydurma dosyaları açılmaktadır. Zira suç failleri süreç devamında cezasızlık algısıyla suç uydurmakta ve yalancı tanık bulmaktadır. Günümüzde bu türde dosya sayısı çoktur. Bu durumda hem mağdur bir anda şüpheli ve kamu davası açıldığında sanık sıfatını almakta, çok büyük zararlar görmekte, haksız şekilde soruşturulmakta ve yargılanmakta, hem masum olan suç mağdurunun lekelenmeme hakkı ihlal edilmekte hem de yargının iş yükü artmaktadır. Asıl çözümlenmesi gereken dosya bir türlü çözümlenmediği için bununla cezasızlık algısı oluşturan şüpheli hemen hileli yollarla yeni bir dosya açtırmakta ve kendisine bu yolla delil üretmektedir. Gerçekte müşteki olan kişi, şüpheli sıfatıyla taraf olduğu bu dosyada kovuşturmaya yer olmadığına dair karar veya beraat kararı verildiğinde, kendisine karşı suç işleyen şüpheli hakkında bu defa iftira ve/veya suç uydurmadan ve yalancı tanıklar hakkında yalan tanıklık yapma suçundan suç duyurusunda bulunmakta ve yeni suç dosyaları daha açılmaktadır. Yargının iş yükü üç katına çıkmaktadır. En başta çözümlenmeyen bir dosya yüzünden gün sonunda dosya sayısı üçe çıkmaktadır. Elbette her dosyada ayrı ayrı istinaf ve temyiz süreçleri de dikkate alındığında, üç farklı yerel mahkemenin, üç farklı istinaf mahkemesinin (dairenin) ve üç farklı Yargıtay dairesinin meşgul edildiği de sabittir. Bir de hak ihlali sebebiyle Anayasa Mahkemesine ve devamında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gidilmesi durumunda açılan dosyaların sayısı alıp başını gitmektedir. Bu dosyalar makul sürede bitirilmediğinde taraflardan mağdur olanı devletten tazminat dahi talep edebilmektedir. Görüldüğü üzere bu süreçten dosyanın tarafları, özellikle mağdur ve haklı olanı zarar gördüğü gibi aslında devlet ve devletin yanında ülkenin bütün vatandaşları zarar görmektedir. Devlet kişilere tazminat ödeyerek zarara uğradığı gibi ülke ve vatandaşlar lehine ve yararına sarf edilecek parasal tutarlar yargısal süreçte mağdur olan kişilere tazminat olarak ödendiğinden devletin hizmet ve imkanlarından aynı oran ve ölçüde mahrum kalınmaktadır. Bu da ülkenin ve diğer vatandaşların zararınadır. Elbette mağdur kişinin bir zararı varsa giderilmelidir ancak burada önemli olan zarar verdikten sonra gidermekten öte o zararların en baştan verilmemesidir.
Açıkça arz ve izah edildiği üzere “Alo Adalet” hattını aramak için üç yıl ya da beş yıl beklenmesi doğru değildir. Üç ve beş yıllık süreler çok yüksektir. Bu süreler, öncesi dönemde hak arayışlarına gölge düşürür nitelikte olup üç ve beş yıllık sürelerden öncesi denetimsizliğin önünü açar mahiyettedir. Sonucun bu şekilde olması kuvvetle muhtemel, hatta kaçınılmazdır. Bu sürelerin hakkın talebine ve hukuki sürecin takibine olumlu değil, yalnızca olumsuz etkisi olur. Soruşturmalar için altı aylık, yerel mahkemedeki davalar için bir yıllık, istinaf için iki aylık, temyiz için altı aylık sürelerin aranması daha doğru ve yerindedir.
Adil olanın gerçekleşmesi ümit ve dileğiyle..
LL.M. Av. Uzm. Arb. AYŞEN GÜZEL