11 Eylül sadece iki binanın yerle bir olduğu bir hadise değildi
Temel Armutçu
11 Eylül sadece iki binanın yerle bir olduğu bir hadise değildi. O gün, dünya yeni bir kara çağa uyandı; korkunun meşrulaştırıldığı, zulmün “adalet” adıyla sunulduğu, işgallerin “özgürlük” kılıfına büründüğü bir çağın başlangıcıydı. O kulelerle beraber yalnızca Amerika değil, milyonlarca insanın kaderi, özellikle de Müslüman coğrafyaların geleceği hedef alındı.
Afganistan’a operasyon dediler; bir milleti işgal ettiler. Irak’ta kitle imha silahları bahanesiyle girdiler; bir buçuk milyon masumun kanına girdiler. On binlerce kadının onurunu kirlettiler, şehirleri yerle bir ettiler. “Demokrasi getireceğiz” dediler, medeniyetin beşiğini mezarlığa çevirdiler. Ardından Suriye’yi parçaladılar, halkını sürgüne mahkûm ettiler. Libya’nın liderini kendi halkına öldürttüler, ülkeyi paramparça ettiler. Mısır’da fitneyle halkı birbirine düşürdüler, meydanları kana buladılar, seçilmiş liderleri yok ettiler. Her defasında bahanenin adı değişti ama sonuç hep aynıydı: kan, gözyaşı ve yıkım.
Bu zincirleme felaketlerin arkasındaki niyet hep aynıydı: Büyük İsrail planı. “Arap Baharı” dedikleri aslında bir “büyük hafriyat operasyonu”ydu. Coğrafya temizlenecek, kimlikler silinecek, topraklar boşaltılacak ve arz-ı mevud dedikleri hedefin zeminine dönüşecekti. Her şey ince ince planlandı; din maskesiyle mezhep fitnesi, demokrasi maskesiyle işgal… Şimdi aynı senaryo İran üzerine oynanıyor. Görünürde mezhep tartışması, özde ise coğrafyanın kalbine yeniden hançer saplama planı.
Ama bu hikâyede asıl hedef hep aynı kaldı: Türkiye. Çünkü bu topraklar, ümmetin kalbi, direnişin sembolü, adaletin son sığınağıdır. Türkiye düşerse bütün Müslüman coğrafya düşecektir. O yüzden ekonomik operasyonlardan teröre, fitneden nifaka her araç kullanılıyor. Ama Türkiye’nin farkı, köklü hafızasında gizli. Biz bu oyunları tarih boyunca gördük. Haçlı ordularında, Moğol istilasında, Sevr’de, parçalanmış imparatorluğun küllerinden doğan Cumhuriyet’te gördük.
Bugün de aynı imtihandan geçiyoruz. Siyah ile beyazın birbirine karıştığı, hak ile batılın ince bir çizgide durduğu bir çağdayız. Şeytani plan öyle ustaca işliyor ki; kimi insanlar kötülüğü “iyilik” zannediyor, zalimin planını “halkı koruma” sanıyor. İşte asıl tehlike de bu. Bir milletin kalbi karıştığında, aklını kiraya verdiğinde, düşman silah kullanmadan galip gelir.
Oyun büyük, fakat Allah’ın planı daha büyüktür. Bu şeytani düzen karşısında bizi ayakta tutacak tek şey, aklı selim, feraset ve ümmet bilincidir. Kavgayı bir kenara bırakıp, birlik olmanın, kardeşliği diri tutmanın vaktidir. Çünkü bizi birbirimize düşürmek isteyenlerin en çok korktuğu şey, birliğimizdir.
Unutmayalım, Firavun düzenleri hep güçlü görünür ama bir gün kendi kibirlerinde boğulurlar.
Ve o gün geldiğinde yalnızca bir millet değil, insanlık kazanır.
O güne kadar bizlere düşen tek görev; fitneden uzak durmak, aklımızla, imanımızla bu fırtınayı yara almadan atlatmaktır.
Çünkü bu topraklar sıradan bir ülkenin değil, ümmetin vicdanının harekat merkezidir...