Toplum olarak en büyük ayıbımız; ölülerimizi överken, dirilerimizi görmezden gelmemizdir.
Yaşarken değer vermediğimize, öldükten sonra methiyeler düzüyoruz.
Birinin cenazesinde boy göstermek kolay; zor olan, o insan nefes alırken yanında olmaktır.
Ne garip değil mi?
Yaşarken selamını almadığın komşuya, öldüğünde en önde saf tutuyorsun.
“Çok iyi insandı” diyorsun ama onun iyi olduğunu hatırlaman için toprağın nemlenmesi gerekiyor.
Bu, vicdan değil — ikiyüzlülüğün ta kendisidir.
Sevgi, ölüm ilanıyla değil; bir telefonla, bir hal hatır sormayla belli olur.
Saygı, mezar taşına çiçek koymakla değil; yaşarken yüzüne bakabilmekle gösterilir.
Ama bizde iş tersine dönmüş.
İnsanlar mezarlıklarda sevgi gösterip, hayatta olanlara sırt çeviriyor.
Kendini temize çıkarma çabasıyla, ölüler üzerinden vicdan satın alıyor.
Toplumun bu sahte duyarlılığı artık mide bulandırıyor.
Cenazede gözyaşı döküp, aynı gün birinin arkasından konuşmak, insanlık değil.
“Öldükten sonra herkes iyi olurmuş.”
Hayır! İnsan, yaşarken kimseye kötülük etmediyse iyidir.
Öldükten sonra edilen güzel sözler, onu değil — konuşanı aklamaya yarar sadece.
Sevgi, vefa, sadakat... bunlar artık lüks kavramlar.
Çünkü insan, yaşayanı kıskanıyor; ölüyü yüceltiyor.
Çünkü mezar sessizdir, cevap vermez; orada hesap sormaz.
Ama yaşayan, yüzüne gerçeği söyler — işte bu yüzden insanlar ölülere daha çok saygı duyar oldu.
Kıymet bilmek, sonradan ağlayarak değil; bugün dokunarak, bugün söyleyerek olur.
Bir gün geç kalmamak için,
bugün birine “değer veriyorum” de.
Çünkü yarın toprağın altına çiçek bırakmak yerine,
bugün eline bir gül uzatmak daha insancadır.