Bir zamanlar insan, düşüncelerini kâğıda döker, sevdiklerine mektuplar yazar, sabırla yanıt beklerdi. Şimdi ise saniyeler içinde “görülmedi” diye kalp kırıyor, “beğenilmedi” diye kendi varlığını sorguluyor.
Evet, çağımızın en büyük hastalığı: sosyal medya bağımlılığı.
Artık herkesin elinde bir ekran, parmağında kaydırma refleksi, aklında ise “kaç kişi gördü, kaç kişi beğendi?” sorusu... Modern insanın özgürlüğü, algoritmaların kollarında esir düşmüş durumda.
Bir zamanlar düşünmek, okumak, üretmek meziyetti; şimdi “trend olmak” yeterli. Bilgi değil, ilgi aranıyor. Samimiyet değil, izlenme sayısı değerlendiriliyor.
Gerçek mi, Kurgu mu?
Sosyal medya, insanı ikiye böldü: Gerçek hayat ve dijital vitrin.
Gerçek hayatta susan, sanalda bağırıyor.
Gerçek hayatta yalnız olan, ekranda kalabalıklara karışıyor.
Kendini tanıtmak için değil, “tanınmak” için var olmayı tercih eden bir toplum haline geldik.
Her şeyin bir filtresi var artık; yüzün, sözün, hayatın… Ancak en çok da duyguların filtreden geçiyor. Çünkü artık kimse gerçekten üzülmek, gerçekten sevinmek, gerçekten yaşamak istemiyor. Sadece görünmek istiyor.
Yalnızlığın Yeni Adı
Sosyal medya, insanları birleştirmek için doğdu; ama ironik biçimde bizi birbirimizden kopardı.
Bir zamanlar “nasılsın?” demek için yüz yüze bakardık; şimdi emoji gönderiyoruz.
Bir zamanlar dostluklar yürekten kurulurdu; şimdi “takipten çıkmak” kadar kırılgan.
Oysa hayat, sadece ekranın içindekilerden ibaret değil.
Bir kuşun ötüşü, bir dostun gülüşü, bir çocuğun gözlerindeki merak… Bunlar hiçbir algoritmanın erişemeyeceği kadar gerçek.
Sonuç: Gerçeğe Dön
Belki de yapmamız gereken tek şey; arada bir telefonu kapatıp kendimize dönmek.
Bir fotoğraf çekmeden önce gerçekten o anı yaşamak.
Bir paylaşım yapmadan önce gerçekten hissetmek.
Sosyal medya bir araç olmalı, amaç değil.
Çünkü unutmayalım:
Dijital dünyada beğeniler birikir, ama gerçek hayatta duygular tükenir.