Sabah alarmı çaldığında ilk düşündüğüm şey günün güzelliği olmuyor artık. Olmuyor, ne yazık ki. Uyanmak zor geliyor insana; sadece uykudan değil, hayattan da. Yatağın kenarında birkaç dakika oturup tavana bakıyorum çoğu zaman. Bugün neyi yetiştiremedim diye değil, neye yine yetemeyeceğim diye.
Günlük yaşam dediğimiz şey, eskiden küçük ayrıntılardan ibaretti. Alışveriş listesi, akşam yemeği, ödenecek bir fatura… Şimdi ise her biri ayrı bir sınav gibi. Markete girerken “acaba kasada ne kadar tutacak” endişesi, telefona gelen her bildirimde “kötü bir haber mi” tedirginliği. İnsan fark etmeden omuzlarını yukarı kaldırarak yaşamaya başlıyor. Sürekli tetikte. Sürekli yorgun.
Kadın olmak bu yorgunluğa başka bir katman daha ekliyor. Çoğu zaman görünmeyen, adı konmayan bir yük bu. Her şey yolunda gitsin diye sessizce yapılanlar. Evde, işte, sokakta… Gülümsemeyi unutmamak mesela. Güçlü görünmek. Dağılmamaya çalışmak. “İdare ederim” cümlesini gereğinden fazla kurmak.
Bir de yetişme hali var. Her şeye yetişmek. İşe, eve, duygulara, beklentilere. Kimsenin yüksek sesle söylemediği ama hepimizin bildiği o yarış. Durursan geri düşersin korkusu. Oysa bazen durmak istiyor insan. Bir çayın soğumasını izlemek. Hiçbir şey düşünmeden camdan dışarı bakmak. Suçluluk duymadan.
Sokakta yürürken yüzlere bakıyorum bazen. Kimsenin acelesi yokmuş gibi, ama herkes bir yere geç kalıyormuş gibi. Aynı ifade. Aynı yorgunluk. Kimse kimseye çarpmıyor ama herkes birbirine biraz uzak. Belki de en zor olan bu: Kalabalığın içinde yalnızlık. Anlatacak çok şeyin varken susmak.
Günlük yaşam zor, evet. Kabul edelim. Ama bu zorluğun içinde hâlâ kendimize ait bir yer açmaya çalışıyoruz. Bazen beceremiyoruz, bazen çok yoruluyoruz. Olsun. Her gün güçlü olmak zorunda değiliz. Bazen dağınık, bazen eksik, bazen de sadece yorgun olabiliriz.
Hayat kusursuz bir plan değil çünkü…